Röportaj

TFF Plaj Futbol Ligi’nin heyecanı Oktay Sarı

Sizi tanıyabilir miyiz? Oktay Sarı kimdir? Sakarya’da ne iş yapar?

Öncelikle yayın hayatınızda başarılar diliyor, hayırlı olsun demek istiyorum. 1970’li yıllarda Kocaali’nin Yalpankaya Mahallesi’nde on çocuklu bir ailenin dördüncü çocuğu olarak dünyaya geldim. Büyüklerimiz, kestane zamanında yani Ekim ayında doğdumu söylüyor. Ama kimlikte Mart doğumluyum. O dönemlerde doğan çocuk hemen nüfusa kaydedilmezdi. Muhtemelen kimliğimi altı ay sonra çıkartmışlar. Küçük yaşlarda, futbol oynamaktan çok, anlatmayı severdim. Arkadaşlarım maç yaparken ben, avla dediğimiz çitin üzerine çıkar maçı anlatırdım. Müzik dersinden dahi maç anlatarak geçerdim. Öğretmenim Galatasaraylıysa, o takımı ezbere bilir, kafadan maçı atar, anlatır ve Galatasaray’ı galip getirirdim. Dersetn böyle geçtim. O zamanlar Düzce’de okuyorum. Çok iyi maç anlatıyorum diye öğretmenim beni müdüre götürdü. Müdür de Fenerbahçeli… Müdürün yanında anlattığımda da Fenerbahçe’yi kazandırdım. Böyle bir anım oldu.

Maç anlatma işine nasıl başladınız?

Hayat şartları diyelim… Günlerden 12 Eylül. Anarşinin kol gezdiği bir dönem. Okumak zor, kendi çabamızla başarmışız. Maç anlatmak da bir tür tiyatro gibi bir şey. 17-18 yaşlarındayım. Babamı kaybettim. Kundakta bir kardeşim var. Bir tane de annemin sırtında… Bir gün arkadaşlarımla tiyatro yapmaya karar verdik. Güzel de işler yaptık. Okumak kadar kariyer de önemli misali tiyatroya başlamış oldum. 90’lı yıllarda Sakarya’da akla zarar bir çağ yaşıyorduk. İnsanların televizyona ve radyoya büyük alaka gösteriyor. Biz, şiirler okuyoruz, istekler alıyoruz. İşte Ayşe’den Fatma’ya, Ali’den Hasan’a, Mehmet’ten Nuri’ye selam var şeklinde, çok güzel günler o günler. Daha sonra spikerlik ile hayatımızın en önemli dönüm noktasını yaşadım. Yiyatro tamam, radyoculuk tamam… Ama unuttuğum bir yetenk var, spikerlik… Büfecilik de var bizde. Müşteri portföyüne bakar mısın? Gazete bayiliği, sahne… 200 ekrandan herkes sana bakıyor.

200 ekrandan canlı yayındasınız sürekli.

Benim canlı yayın tecrübelerim çok fazla. Şimdi herkes canlı yayında. Herkeste bir televizyon var. Hep söylüyorum, artık insanların sosyal medyaları televizyonları,  gazeteleri var. Herkesin bir televizyonu olmuş. O dönemde biz radyo aldık. “Maç anlatsanız ya” dedim. Sakaryaspor’un o zaman maçı anlatılmıyor. “Kim anlatır?” diye sordular. “Ben anlatırım” dedim.

Spikerlik hayatınız da öyle başladı o zaman.

– Evet öyle başladı. Bir şey bilmiyorum ama çocukluğumdan kalan bir şeyler var sadece. Baktım 15 gün sonra maç anlatıyorum. Stada nereden gidildiğini bile bilmiyorum. Ofsayt nedir bilmiyorum. O zaman Tuncay Şanlı Sakaryaspor’da oynuyordu. Sakaryaspor’da tanıdığım tek isim de o. İlk maç anlatış hikâyem de orada başladı. Maçta 85 dakika acı çektim. Kıvrandım resmen. Ben o zamanlar tiyatro yapıyordum Adapazarı’nda. Televizyon programı yapıyordum. İşte kendi adıma shov programları… Kanala çıkıyordum, çadırda televizyon program yapıyoruz deprem zamanı. Herkesin terk ettiği bir şehirdi. Atatürk Bulvarı dediğimiz alan bomboştu. Işıklar yanmazdı. Ben, o kablolu kamerayı çıkarır, “Beş ışık daha yandı. Şehre hayat geldi” derdim. Benim o günlerde arkadaşlarımla yaptığım tiyatrodaki asıl amacım, gönüllerdeki deprem enkazını kaldırmaktı. Binaların enkazlarını kepçelerle zaten kaldırırsınız. Ama gönüllerdeki enkazlar kalıyor. Gönüllerdeki enkazı kaldırmak için ben ve 40 arkadaşım gönüllüydük. Ve çok güzel işler yaptık bu şehirde.  Bu şehir 72 buçuk milletten oluşan bir şehir. Bu şehir öyle bir şehir ki Sakaryaspor, bu şehrin tutkalı mesela. 2001 yılında Televizyon programı yapıyorsunuz, hep belli bir kitle tarafından tanınıyorsunuz. Ne zaman Sakaryaspor’un bir maçını anlatmaya başladım, Oktay Sarı diye bir adam, benden daha meşhur oldu. Sakaryaspor öyle güçlü bir dava ki, siz Sakaryaspor’u anlatmaya başladığınızda, sizi alıp en yükseğe koyuyorlar. Korkunç bir taraftar kitlesi var. Şunu altını çizerek söylemek istiyorum; beş kere dünyaya gelsem, her seferinde 70 yıl ömür biçseler, Sakaryaspor’a olan borcumu ödeyemem. Sene 2000’ler… 21 saat yolculuk yapıyorsunuz. Gümüşhane’ye, buradan akşam otobüse biniyorsunuz, ertesi gün 16:00’da iniyorsunuz. Yollar şimdiki kadar cazip değil. Yeri geliyor uçurum kenarından geçiyorsunuz. Böyle bir sevdayla spikerliğe başladım.

Sakarya dışında bir maceranız var mı?

Sakaryaspor’la bu kadar içli dışlı olunca elbette oluyor. Ankara’da Cebeci Stadı’ndayız. Ankaraspor’la maçımız var. Zemin kaygan. Rakip takımdan Kazım, biz onların kalesine korner kullanırken ayağı kayınca kendi kalesine gol attı. Maç 1- 0 oldu. O sırada onlar korner kullanacak, az önce de böyle bir olay oldu ya? “Bu korner bizim için tehlikeli olabilir” diyeceğim. Fakat hızlı konuştuğum için “Tehlikeli noktadan korner” dedim. Yanımdakina baktım. O da bana tip tip bakıyor. Şehre bir döndüm, şehirde en az 50 bin insan “Tehlikeli noktadan korner” diyor. O zaman Facebook ve Twitter falan yok. TT (Trend Topic) olma şansınız yok. Buna benzer onlarca anıya sahibim. Meslea bir gün Kayseri Erciyesspor’la yapılan maçı anlatıyorum. Bizim bir yasallığımız yok. Kaçak anlatıyorum. Gidip izin alamıyorsunuz. Radyoların henüz böyle bir sistemi yok. Beni masa tribünden kovdular.                                                                                 Ben bir yandan kaçarken bir yandan da maç anlatıyorum. Sakaryaspor tribününe girdim, karşı rataftan da bize yabancı madde atıyorlar. Ben yine de anlatıyorum. Başarımın sırrının doğallık olduğunu düşünüyorum. Sadece gerçeği ve o an olanı, olduu gibi anlatıyorum. Tabi anlatırken de hafif mizah katıyorum. “Sayın dinleyiciler, şu an üzerimize yabancı madde atılıyor”dedim ve kafama pet şişe geldi ve “Gerçi bunlar pek de yabancı değil, bildiğimiz pet şişe” dedim. Komiklik olsun diye değil, aslında olanı anlattım.

Siz hangi radyolardayken oldu bunlar?

– Radyo Ses… Radyo Des daha sonra RATED tarafından bütün radyolarda oldu. Şehirde radyoculuk konusunda sesimin ulaşmadığı radyo olmadı.

Hepsinde Sakaryasporun maçları vardı yani?

– Evet, hepsinde Sakaryaspor’un maçlarının sundum. Bini aşkın maç anlatmışımdır. Bini aşkın da hikâyem vardır. Ama dedim ya aklımda kalan birkaç tane olay oluyor sadece. Ben hayatta istediğim her şeyi elde ettim. Ama elde edemeyeceğim hiçbir şeyi de istemedim. Yani hiçbir zaman gidip de bir dergide maç anlatmak istemedim. Ama hayallerimden biriydi biliyor musun bir dergiyle röportaj yapmak. Şu an bir hayalim gerçekleşti. Sakarya Life şu an bir adamın hayalni gerçekleşiyor. Benim hayalimi gerçekleştirdiğiniz için size teşekkür ediyorum.

Biz teşekkür ederiz. Biz de Oktay Sarı’yı yeni yeni tanıdımış olduk. Sakarya’da bir kültür bu çünkü. “Çok tehlikel bir yerden korner kullanılacak” diyen adamı herkes tanıyor. Biz de bugün tanımış olduk. Tanıdığımız kadar da yeni nesle tanıtmak istedik.

Sakarya’da dergicilik anlamında bir eksiklik var. Sakaryada dergi alışkanlığı ve kültürü yok. Şahsen okunmayacağını düşünüyorum ama bu düşücem biraz da öğretilmiş çaresizlik… Eğer siz güzel şeyler yaparsanız, bunla rokunacaktır. İnanıyorum okunacağına.

Sakarya’da Oktay Sarı’yı merak edenler var. Oktay Sarı’nın hayat hikâyesini okuyup “Vay be, adam neler yapmış?” diyecek kişiler var Sakarya’da.

– İnşaAllah, bende inanıyorum. Bir anıma daha değineyim. Bu işi yaptığın zaman plaj futbolu diye bir lig var. İlk 2007 yılında Karasu’da yapıldı sanırım. “Kim anlatır bunu?” diye sormuşlar. O dönemde gene tiyatro yazan, radyoculuk yapan, şiir yazan, maç anlatan bir adam var. Kim? Oktay Sarı. Hemen buldular beni. Gittim Karasu’ya. Dediler “İşte kurallar bunlar. Maç oynanırken bunları okuyacaksın”… Eğer kendinizden birşeyler katmazsanız bir anlamı olmaz. Kuralı dedem de okur. Ben anons için gittim oraya. Kabul etmedim ve “Ben böyle yapamam” dedim. “Nasıl yapacaksın?” diye sordular. “Bildiğim gibi yapacağım!” dedim.Sıfırdan yeni oyun ve ben oynanırken anlatmaya başladım. Yani Erkan top oynuyor, “Erkan! Topa şunu yaptı” diyorum, Erkan duyuyor. Eğer topa kötü vurduysa “Topa kötü vurdu” deme riskiyle karşı karşıyayım. İlk defa bunu yapınca çok garip bir şey oluyor. Ama herkesin hoşuna gitmeye başladı. Çok hafifçe süslemeye başladım.

Sesinizi herkes duyuyor yani?

– Düşünsene o artan heyecan içinde süslemeye başladım. Alanya’ya çağırdılar beni. Bu işin merkezine… Orada da bir kat daha tanındım. Şimda Türkiye’nin 45 bölgesinde her yıl en az 45 etapta farklı farklı organizasyonda canlı maç sunmaya başladım. Bunu Türkiye’de bir tek ben yapıyorum. Peki ne yapıyorum? Duyguyu geçiriyorum, hissettiriyorum. Yani oyuncular benim piyano tuşum. Onlar oynadıkça ben güzel güzel anlatıyorum. Onlar kötü oynadığında  ne kadar köpürtebilirsin ki? Dünyanın en iyi editörü olabilirsin ama karşında monolag bir tane röportajcı var, sen soruyorsun o söylüyor. Ne yapabilirsin ki? Dünyanın en iyi editörü olsan ne çıkartabilirsin ki?

Açıkçası “Öyle düşünmüyoruz” desek?

– Yani şunu anlatmak istiyorum; insanlar başarabilirler bunu. Elbette eğitim şart ama insanlar istesinler, sadece yürekten istesinler.

Başarı eğitime bağlı gibi görünür, kişi iyi bir eğitim almışsa iyi işler yapar, düşüncesi olur hep, sizin yaptığınızsa tersi bir durum. Siz, kendi yeteneğinizle kendinizi keşfedip insanlara kendi duygunuzu benimsetebilip bunu avantaja çevirdiniz.

Bugün işte o avantajı sen bana gelirsen hissederim. Mesela bir ay önceydi sanıyorum.                                                          Kültür Müdürlüğü’nden aradılar, o kadar hoşuma gitti ki. “Biz sizi moderatör olarak düşünüyoruz” dediler. Onur duydum ama aynı gün başka bir programım vardı anında iptal ettim. Yaptıklarım bir yere değmiş demek ki. Siz bir yere değmişsiniz. Bir şey yapmışsınız şehre bırakmışsınız. Şehirden de bir şekilde size geri gelmiş. Bu çok keyif verici bir şey.                             Ben 2003 yılında Marmara bölgesinin en iyi gazete bayisi seçildim. Ben ise “Arkadaşlar ben çok iyi bir bayi değilim maalesef rakiplerim çok kötü” dedim. Ben olması gerekenin yüzde 40’ıyım aslında. Mücadele ettiklerim kötü ki, ben iyi çıkıyorum. Yoksa yapmam gereken daha yüzde 60 var.

Peki şu an yapmanız gerekeni yapabiliyor musunuz?

– Uğraşıyorum ama belli bir yerden sonra eğitimsizliği hissediyorum ve “Keşke eğitim alsaydım” diyorum. Duygularla bir yere kadar, el yordamıyla gidiyoruz. Önemli mesajlardan biri “Eğitim şart!”. Kimse “Nasıl olsa okumadan yapmış” demesin. Ben, kendimi yetiştirdim ama şimdi hissediyorum keşke akademik eğitimim olsaydı. Eğitimle birlikte yeteneğimi çok güzel harmanlayabilirdim. Akademik eğitim olmayınca tıkanmaya başlıyor ve sonra duygularla körü körüne gidiyorsunuz.

Yine de sizin bir çok eğitimli kişinin ypamadığını yaptığınızı düşünüyoruz. Kişinin kendine güveni ve yeteneği, duygularla aktarmak daha önemli değil mi? Oktay Sarı’nın birilerine örnek olmuş gibi bir yönü var. Sizin şehre ya da gençlere kazandırdığı en önemli şeyler nedir?

– En önemli şey “YAPABİLİRİZ! Biz de yapabiliriz. O kadar da zor değil, gelin siz de yapın” diyebilmektir. Yetiştirdiğim gençler var mesela. TRT’de tiyatrocu kardeşlerim var. Yanıma gelmişler, benimle birlikte tiyatro tozu yutmuşlar. Ben ne biliyorum ki? İzlediklerimden yola çıkmışım. El yordamıyla, duygularımla, gelenek göreneklerimizin ışığıyla birşeyler yaptım. Tiyatro yaparken beni hep sansürcü başı olarak gördüler. Metinleri onlar yazardı. Ben de yazardım ama onların metnleri biraz daha çılgın olurdu. Getirirlerdi ben de tık diye keserdim. “Ama” derlerdi… Ben de “Olmaz, bu şekilde yayınlanmaz” derdim. Okulda da dinlerlerdi beni. Yunus isminde bir kardeşim şimdi TRT’de oynuyor. 2005 yılında geldi “Abi ben ne olacağım” diye sordu. Benimle birlikte tiyatro yapıyor. “Bu şehirde olsan olsan Oktay Sarı olursun” dedim. Oktay Sarı da bu kadar oluyor. “Yani senin kendini geliştirmen lazım” dedim. O şimdi TRT’de oynuyor, ben de gurur duyuryorum. Oralarda çok genç kardeşlerim var. Onları gördükçe çok keyif alıyorum. Çünkü o çocukları aldık ve yükselttik. Belki de onları kötü alışkanlıkların içine düşmekten kurtardık. Kitap yazmayı da düşüniyorum ama daha zamanı var. Benim artık yavaş yavaş bilgi ve birikimimi anlatma zamanımın geldiğini anlıyorum. Bunlar planlayamazsınız hayat sizin planlayabildiğiniz bir şey değildir.

Kocaali’de doğdunuz, 34 yıl gazete bayiiliği yaptınız sonra spor spikerliği yaptınız, tiyatro yaptınız, radyoculuk yaptınız, şiir yazıyorsunuz. Kardeşleriniz de var ve onlar da bu şehirde… Kendileriyle bir iş yapıyor musunuz?

– Kardeşlerimin hepsi bana bir emanet. Onları baktım ve büyüttüm. 19 yaşında baba gibi olmak o sorumluluğu almak… Rabb’im karşılığını da verdi. Eğer “Ben varım” dersen sizi asla yalnız bırakmıyor. Size her türlü desteği veriyor. İlkokul mezunu bir adamım, Sakarya’nın hatta Türkiye’nin gönüllü tanıtım elçsiyim. Bireysel olarak farklı illerde Sakarya’nın tanımını sağlıyorum. Aslında hepimiz bunu yapıyoruz ama ben sadece biraz daha fazla yapıyorum. İnsanların kafasındaki Sakaryalılık algısı olumsuzsa işimle olumluya çeviriyorum.

Son olarak Sakarya için bize bir şey söyler misiniz? “Sakarya’da şunun için mutluyum, Sakaryayı şöyle tanıtabilirim” diyebileceğiniz neler var?

– Çok şey söylerim. Bir kere Sakarya kesinlikle yaşanabilir bir şehir. Herşeyi bulabiliriz Sakarya’da. Her milleti, her ırkı bulabiliriz. Sakarya, bunların bileşiminden dolayı korkunç kabiliyetli bir kent. Sporda öyle, sanatta öyle… Aklına gelebilecek bir sürü Sakaryalı ünlümüz, şöhretimiz vardır. Çünkü kabiliyetli bir kentte yaşıyoruz. Bir sürü yönetmen vardır Sakaryalı olup da Sakarya’nın unuttuğu. O bakımdan bir kere B planımızı ilerletmemiz lazım. Yani ben, Boşnak bir annenin, Laz bir babanın ortaya getirdiği melez çocuk… Ortaya çıkardığım, yaptığım şeyleri az önce okuyanlar da gördü. Kötü şeyler yapmadım. Sıfır eğitmle bu kadar oluyor. Tekrar söylüyorum, Sakarya, kabiliyet akan bir kent. Sakarya’dan kabiliyet akıyor. Yetenek akıyor ama siyaset üstü tabii ki…

Daha Fazla Göster

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu