Röportaj

Sakarya Üniversitesi

1971 Tokat doğumlu olan Savaşan, ortaöğrenimini Tokat İmam Hatip Lisesi’nde (1989), lisans öğrenimini ise İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye Bölümü’nde (1993) tamamlamıştır. Bir süre Sayıştay’da Denetçi Yardımcısı olarak çalıştıktan sonra Milli Eğitim Bakanlığı bursiyeri olarak Amerika Birleşik Devletleri’ne gitmiş; ekonomi alanındaki yüksek lisans ve doktorasını sırasıyla Colorado Üniversitesi (1997) ve Kansas Üniversitesi’nde (2002) tamamlamıştır.

2009 yılına kadar öğretim üyesi olarak Uşak Üniversitesi’nde çalışan Savaşan, bölüm başkanlığı ve dekan yardımcılığı gibi idari görevleri de yürütmüştür. Sakarya Üniversitesi’nde 2017 yılına kadar bölüm başkanlığı, Kaynarca Uygulamalı Bilimler Yüksekokulu müdürlüğü ve Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü gibi görevleri yürüten Savaşan 2013 yılında Stanford Üniversitesi’nde misafir araştırmacı olarak bulunmuştur. Prof. Dr. Savaşan, son olarak Milli Savunma Üniversitesi Rektör Yardımcılığı görevini yürütüyordu.

Merhaba Hocam, Sakarya sizi gayet iyi tanıyor ama bize biraz kendinizden bahseder misiniz? Hangi görevlerde bulundunuz?
Öncelikle bana bu fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim. Çok meşhur değilim, onu söyleyeyim öncelikle. Sonuçta Sakarya Üniversitesi’ndeki öğrencilerimiz özellikle son 1,5 yıllık süre içerisinde beni biraz daha yakından tanımaya başladılar. Ama otostop çeken öğrencilerden biliyorum ki öğrencilerden bir kısmı hiç tanımıyor. Simaen bile tanımıyor, ismim bir tarafa. Bu da normal.. Çünkü öğrencilerin rektörle çok da işi gücü olmaz. Daha çok dersin hocasıyla, bölüm başkanıyla, belki fakülte dekanıyla ki dekanla bile çoğu öğrencinin çok işi olmaz. Aslında tanınmıyor olmak güzel bir şey. Çünkü bu, işlerin yürüdüğünü, kurumsallaştığımızı gösterir.

Ben Tokatlıyım. 1971 yılında doğdum. İlkokul, ortaokul ve lise hayatım Tokat’ta geçti. 1989 Tokat İmam Hatip Lisesi mezunuyum. 1989 yılında İstanbul Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi bölümüne girdim. 2. sınıftan 3. sınıfa geçerken yeni bölümleşme dolayısıyla Maliye bölümüne geçtim. 1993 yılında İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye bölümünden mezun oldum. Mezuniyetten sonra kısa bir süre Sayıştay’da denetçi yardımcısı olarak  çalıştım. Ancak Milli Eğitim Bakanlığı bursiyeri olarak Amerika Birleşik Devletleri’ne gittim; ekonomi alanındaki yüksek lisans ve doktoramı sırasıyla Colorado Üniversitesi(1997) ve Kansas Üniversitesi’nde(2002) tamamladım.

2002’nin Kasım ayında Afyon Kocatepe Üniversitesi Uşak İBF’de öğretim üyeliğine başladım. Burada dekan yardımcılığı ve bölüm başkanlığı gibi bazı idari görevlerde bulundum.

2009 yılı Haziran ayında Sakarya Üniversitesi’ne geçtim ve çeşitli kademelerde görev yaptım. Bir ara rektörlük yaptım, bir ara Milli Savunma Üniversitesi’nde rektör yardımcılığı yaptım. Ancak en son 15 Temmuz 2018’de rektör olarak yeniden Sakarya Üniversitesi’ne dönmüş oldum. Aşağı yukarı 17 aydır rektörlük görevimiz devam ediyor şuanda. Böyle bir hayat hikâyesi…

Çok güzel hocam. Peki, bu sık görev değişiklikleri aile hayatınızı etkiledi mi?
Ben akademisyenleri farklı bir kategoriye alıyorum. Akademisyenliğin özünde belki de biraz yıpratıcı yönü bu; memur gibi zamana bağlılık olmuyor. Sadece ben değil, tüm akademisyenler, istisnaları mutlaka vardır, işini evine götürmek zorunda kalan insanlar. Çünkü okuyacak, yazacak, araştıracak, dolayısıyla işini 08.00- 17.00 saatleri arasına sıkıştırması mümkün değil. Bu akademisyenlerin tamamının aile hayatı, şüphesiz ki bundan etkileniyor. Doçent olduktan sonra artık eve iş götürmeyeceğim dedim ancak 3- 4 ay dayanabildim. Bu nedenle evet, aile, eş ve çocukların önemli ölçüde fedakârlık yapması gerekiyor, işin doğrusu.

Hocam Sakarya Üniversitesi bünyesindeki Adapazarı Meslek Yüksek Okulu ve Sakarya Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu hariç diğer tüm Meslek Yüksek Okulları SUBÜ’ye verildi.. Bu durum Sakarya Üniversitesi için bir kazanç mı kayıp mı, yoksa nötr bir durum mu?

Bu, duruma nereden baktığınıza bağlı. Bana göre avantaj olarak görmek lazım.. Çünkü şöyle bir vakıa var. Türk yüksek öğretiminde meslek yüksek okulları aslında çok önemli bir işlev yüklenebilir. O potansiyel aslında var. Ancak maalesef akademik ve yöresel eksikliklerden; vatandaşın bu okullara bakışından gereken verimin alındığını söylemek zor.. Bunun bir sebebi de şudur; meslek yüksek okullarının çoğu ilçelerde oluyor. İlçelerde hem öğretim görevlileri ve hem de öğrencilerin memnun olması zor. Örneğin ilçe küçük bir ilçe ise başka bir yerden gelen bir öğrencinin orada yerleşmesi oranın sosyal hayatından memnun hale gelmesi, entegre olması uzun bir zaman alıyor. Ancak bu okullar zaten 2 yıllık eğitim veriyor. Dolayısıyla meslek yüksek okulları maalesef aslında yüklenebilecekleri işleri hakkıyla yüklenemiyor. Bu açıdan bakıldığında, meslek yüksek okullarının olmadığı ya da daha az sayıda bulunduğu üniversite belli bakımlardan rahatlamış oluyor. Diğer bir yönden özellikle ara eleman anlamında istihdam imkânı bulabilecek insanları yetiştirme imkânından mahrum kalmış oluyorsunuz.

Sözün özü, bu durum özellikle yönetsel anlamda bir rahatlama sağladı. Üniversite parçalı bir yapıdan kurtulmuş oldu. Ancak belli tematik alanlarda insan yetiştirmek imkânından da mahrum kalmış olduk. Bu ikisini birlikte değerlendirmek lazım.

Sonuç itibariyle, yönetim organları tarafından bir karar verilmiş ve bölünme gerçekleştirilmiş. Bizim yapmamız gereken, her iki kurumu da nasıl daha iyi hale getiririz, bunu araştırmaktır.

Sakarya Üniversitesi’nin en güvendiğiniz fakültesi ve dikkat çeken projeleri merak ediyoruz?
Her fakülte farklı bir eğitim veriyor. Bu yüzden esasen fakülteler arasında ayrım yapmak çok zor. Örneğin Tıp Fakültemiz, diğer üniversitelerde de olduğu gibi, en iyi öğrenci grubuna sahip fakültedir. Tıp Fakültesi hocalarımız da yayın akışımıza önemli destek veriyor.  Aynı zamanda Zonguldak, Bolu ve Bilecik gibi çevre illere de sağlık hizmeti sunmuş oluyor. Diş hekimliği fakültemiz de iyidir. Ama sosyal branşlarda da başarılı fakülteler var. Bu nedenle bir seçim yapamıyorum çünkü her fakülte farklı misyonları yükleniyor. Bu sebeple misyonlarını ne kadar yerine getiriyorlar onlara bakmak lâzım.

Benim şahsi kusurum olarak, Hemşirelik Bölümü denildiğinde ara eleman yetiştiren bir yer gibi düşünüyordum ama geçenlerde öğrencilerin dersler kapsamında yaptıkları projeleri incelediğimde hastaneleri birçok açıdan iyileştirecek birçok ürün tasarladıklarını gördüm.

Ön plana çıkan fakülteleri de ayırmak çok kolay değil. Örneğin İşletme Fakültesi, profesyonel İnsan Kaynakları yöneticileriyle çok yakın diyalog içerisinde ve iş dünyasında aktifler, lisansüstü için de atılımları var. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Ortadoğu araştırmaları yapılıyor. Yine, yakın zamanda Bilişim Fakültesi Mühendislik Fakültesi’nden ayrıldı. Burada Türkiye’deki büyük firmalar kendi ofislerini açıyor. Öğrenciler daha okurken, buralarda çalışma imkânı buluyorlar. Bu model, stajla alakalı değil, deneyim kazanmaya odaklıdır. Öğrenciler gerçek sorunlarla yüzleşme imkânı buluyor. Örneğin bir ürünün patentini aldılar ve ticarileşmesini gerçekleştirdiler. Dolayısıyla, belki klişe olacak ama fakültelerin tamamına güveniyorum. Çünkü hepsi kendi alanında ön plana çıkma gayretinde. Bunu ikiye ayırmak lazım.. Bir eğitim, hangi puan türünde olursa olsun, hangi bölüme geliyor olursa olsun, öğrenciye gereken değeri veriyor mu? Alanında gerçekten güzel bir eğitim veriliyor mu? Bizim fakültelerimiz bu soruların yanıtlarını arayış içerisindeler.

Teknolojinin mümkün olan her yere, kampüse, sınıflara daha fazla girmesini sağlamaya çalışıyoruz.

Hocam sizce Sakarya Üniversitesi ne kadar Sakaryalı, yani şehre ne kadar entegre olduğunu düşünüyorsunuz?
Öncelikle üniversitelerin bulundukları bölgenin ve bölge üzerinden ülkenin kalkınma önceliklerini bir yerinden tutmaları; bölgeye ve ülkeye faydalı olmaları gerektiği kanaatindeyim. Bu duruma “Sektörel Entegrasyon” ismi veriliyor. Yani Sakarya’da ilgili birimlerimiz sektörlerle ne kadar iş yapıyor, proje geliştiriyor ve ne kadar danışmanlık hizmeti veriyor, bu alanda fena değiliz.

Sakarya Teknokent üzerinden birçok iş birliği imkânları oluşturuldu. Eğitim modellerimizi, sektörle entegre olmaya dönük olarak düzenledik. Dolayısıyla şehirle ciddi anlamda entegrasyon ciddi anlamda sağladık.

İkinci olarak üniversitemizin şehrin sosyo-kültürel hayatına ne kadar katkı sağladığını değerlendirmek gerekir. Bu konuda da Türkiye’nin ve dünyanın farklı yerlerden gelen öğrencilerin pek çoğu yetenekleriyle geliyor ve üniversitenin kurumsal yapısı içinde olmamasına rağmen çok güzel projeler içinde yer alıyorlar. Örneğin konservatuvar öğrencileri insanlara müzik eğitimi vermek için gruplar oluşturuyor ve eğitimler veriyorlar. Öğrencilerimiz gerek kendi başlarına gerekse diğer kurumlarla birlikte çalışarak önemli değerler oluşturuyorlar.

Satso ile Uluslararası ticaret Elçileri projemiz var. Belediyelerle iş birliklerimiz var. Mesela Büyükşehir Belediye Başkanımız Ekrem Yüce, bütün fakülte birincilerini istemeleri halinde Belediyede istihdam edeceğini söyledi. Bu sayede 8 öğrencimiz belediyede işe girdi. Bu davranışıyla belediye, “Ben üniversiteme güveniyorum ve birincilerini kendi bünyemde istihdam ediyorum”  demiş oldu.

Yapılacak daha çok şey vardır, biz bunların arayışı içerisindeyiz. Sosyal, kültürel ve sektörel işbirliklerinde iyiyiz. Bizim AR-GE kapasitemizi de ortaya koymamıza imkân sağlayan işbirliklerinde daha fazla açılıma ihtiyacımız şüphesiz var. Tüm paydaşlarımıza da hassasiyetlerinden dolayı müteşekkirim.

Sakarya Üniversitesi daha önce İstanbul Teknik Üniversitesinden ayrılmıştı ve hep bir Teknik Üniversite olarak anıldı. Bu algıdan memnun musunuz, yoksa başka fakültelerin başarılarıyla da anılmak istiyor muyuz?
Sakarya, Mimarlık-Mühendislik Yüksek Okulu olarak kurulmuş 1970 yılında. Daha sonra İTÜ’ye bağlanmış. Dolayısıyla mühendislik kökenli birimlerin ilk olmasından dolayı rahatsız değiliz. Nitelikli öğrenciler yetiştirdiğimiz için mühendislik bölümleri ön plan çıkıyor. Ancak şu an üniversitemizin diğer bölümleri de sosyal ve kültürel projelerinden dolayı ön planda. Şuan sağlıktan sosyal bilimlere, diş hekimliğine, güzel sanatlara kadar birçok başarılı birim var.

“Sakarya iyi mühendis yetiştirir!” Bu algı Türkiye’de var. Çok memnunuz. Sosyal Bilimler kökenli ilk rektör benim. Ama mühendisliğin ön plana çıkmasından da gayet memnunuz.

Öğrencilere kampüs yaşamı içerisinde neler sunuyorsunuz, öğrenciler neden Sakarya Üniversitesini tercih etmeliler?
Bazı kurumlarımızın bazı avantajları var. Önceki dönemlerde kampüs organizasyonları biraz zayıftı. Ancak biz biliyoruz ki üniversite hayatı dersliklerden ve derste öğretilenlerden ibaret değil ve biz de ortalama 1,5 yıldır bunun üzerine kafa yoruyor ve “Ne yapabiliriz?” diye soruyoruz. Öğrencileri sosyal kültürel ve sportif faaliyetleri yürütmek üzere kampüste tutabilmeliyiz. Sadece ders için gelip, sonra kampüsten hemen çıkan bir öğrenci iyi bir öğrenci olamaz. “Yaşayan kampüs” oluşturma projemiz bunun için var ve aşama aşama tamamlanacak.

“Öğrenciler Sakarya üniversitesini neden tercih etmeli?” sorusunun cevabı ise, kaliteli bir eğitim, uluslararası yüzleri de içine alan iyi bir kültürel çevre ve sektörle entegre olan uygulamalı bir eğitim. Bunlar üniversitemizin öne çıktığı alanlar.

Öğrencimiz mezun olduğunda kendini iş hayatına hazır hissetmesini istiyoruz. Bunun için de sektördeki firmalarla, öğrencilerimizle görüşerek nelerin eksik olduğunu öğreniyor ve onlarla birlikte müfredatımızı güncelliyoruz. Bu sayede sektöre daha da hazırlıklı öğrenciler yetişiyor. Örneğin reklamcılık bölümündeki öğrencilerle sektörde çalışan başarılı firmalar bir araya geliyor ve bu sayede network sağlanmış oluyor. Gelecek Ar-Ge alanında çalışması için kendi fakültesinde başarılı olan öğrencileri seçip daha fazla laboratuvar tozu yutmuş öğrenciler yetiştirmiş olacağız.

Güneş enerjisiyle hareket eden otomobiliniz konusunda bir çalışmanız olduğu biliniyor, bu konuda bir gelişme var mı?
Öğrencilerin teknik topluluklar/kulüpler eliyle yürüttüğü projeler oluyor. Güneş enerjisiyle çalışan bir araç projesi vardı, o dönemlerde TÜBİTAK güneş enerjisi üzerine çalışıyordu ve güneş enerjisi ile çalışan araçlar üzerinde yarışmalar düzenliyordu. Şuan SET ve SAYTEM adında 2 adet öğrenci topluluğumuz var ve her ikisi de elektrikli araçlar üzerine çalışıyor ve yarışmalara katılıyorlar.

Akademik kadro konusunda Sakarya Üniversitesi’ni kaliteli buluyor musunuz?
Şu an itibariyle 860 civarında öğretim üyemiz var, toplamda da 1.500 civarında öğretim elemanımız var. Bize göre akademisyenlerin her birinin ayrı meziyetler var. Her hocadan her şeyde başarılı olmasını bekleyemeyiz zaten böyle insanlar Türkiye’de de dünyada da çok azdır. Dolayısıyla biz hocalarımızın sahip olduğu yeteneklerinden olabildiğince faydalanmayı istiyoruz ve buna uygun ortam hazırlamaya çalışıyoruz.

Bizim akademik yetkinlik olarak bir sıkıntımız yok ancak tabii ki kendimizi sürekli geliştirmemiz gerekiyor. Bu yüzden daha çok genç akademisyenleri bu konularda bilgilendiriyoruz.  

Sözün özü, SAÜ Türkiye’nin hem AR-GE hem eğitim anlamında yetkin Üniversitelerinden biridir. İnşallah öğrencilerimiz bu artılardan en iyi şekilde faydalanarak iş hayatında bunun somut sonuçlarını göreceklerdir.

Sakarya Üniversitesi deyince akla ilk ne gelmelidir?
Sakarya Üniversitesi deyince akla ilk olarak “Nitelikli ve sektörle entegre eğitim” gelmeli. İkinci olarak da “araştırma” gelmeli. Bazen üniversiteler, yayın, araştırma, danışmanlık, patent vb. gibi konulara yöneliyorlar, bu durumda eğitim hedefleri aksayabiliyor. Oysa eğitim üniversitelerin en önemli fonksiyonudur.

Üniversitenin Sakarya kültürüne katkısı nasıl oldu?
Öğrenci varlığı başlı başına şehre zenginlik katıyor ama tabi bununla yetinmemek gerekiyor. Şehrin kültürel hayatını zenginleştiren paydaşlarla işbirliği olmalı. Örneğin, Sanat Tasarım ve Mimarlık Fakültemiz var. Sakarya’ya özgü değerler de üretmeli ve saklı kalan değerleri de ortaya çıkarabilmeliler. Yakın zamanda TRT repertuvarında 7 adet olan Sakarya Türküleri yapılan araştırma sonucunda 42’ye çıkartıldı. Bir şekilde Sakarya kültürünü, sanatını ve sporunu destekleyecek faaliyetler yapılması lazım.

Konuşmanın başında öğrenciler otostop çekiyor dediniz öğrencilerle güzel anılarınız oldu mu hiç?
– Öğrencilere ulaşma görevimiz var ama yaş ilerleyince gençlerle iletişim yeterince iyi sağlanamıyor. En basitinden espri anlayışlarımız benzer değil. Ya da sizin için normal olan bir şey bir gence sorduğunuza “Beni sorguluyor musun?”a dönüşüyor. Özellikle ilk atandığımda otostop çok işe yarıyordu sima olarak tanımadıkları için muhabbet geliştirebiliyorduk. Sosyal medyada iletişim kurmaya çalışıyorum. Bu sayede öğrencilere rektöre, dekana kolaylıkla ulaşabileceğini hissettirmeye çalışıyoruz. Aynı zamanda eksiklikleri daha hızlı görüyoruz.

İletişim koordinatörlüğü “dekanınıza sorun” isimli bir program başlattı. Dekan için sorular alınıyor, gelecekte de “rektöre sorun” isimli projeyi başlatmak istiyoruz. Biz öğrencilerden gelecek her türlü öneriyi, şikayeti ciddiye almak zorundayız ve onlara değer vermek zorundayız, bu sayede iletişimi canlı tutmaya çalışıyoruz.

Daha Fazla Göster

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu