Gezi SeyahatMekan

Otostop İle Dünya Turu

Adım; H. Ensar SEVİNDİK

19 Aralık 1992 Adapazarı doğumluyum. Gezgin, storyteller, kısa hikaye yazarı ve vlogger.

İngilizceyi akıcı bir şekilde konuşmaktayım.

Yurtiçi deneyimlerimin yanı sıra 2014 yılında 4 ay boyunca Gürcistan ve Rusya’yı güneyden kuzeye otostop ile neredeyse hiç para harcamadan gezdim. Geçtiğimiz 34 ayda 29 ülkeyi neredeyse hiç para harcamadan otostop ile gezdim.

Ücretsiz ulaşım için otostop kullandım. Ücretsiz konaklama için Couchsurfing.com sayfasını kullandım. Ücretsiz konaklama için kamp yaptım. Ücretsiz yemek için Dumpster Diving yaptım. Ücretsiz konaklama ve yemek için çeşitli gönüllü işler yaptım. Cep harçlığı için; Sokaklarda müzik yapıp, el yapımı bileklikler sattım.

Okuduğun kadar bilgili, tanıdığın kadar insan, gördüğün kadar yaratıcı ve tecrübe ettiğin kadar olgun olunduğuna inanmaktayım. Birçok insana ilham oldum ve olmaya devam etmek istiyorum. Couchsurfingden evlere, otostop sayesinde insanların araçlarına ve dumpster diving ile sofralara misafir olarak, aslında ne kadar temiz kalplerimizin olduğunu göstermek istiyorum.

Planlanan rota kabaca; Irak, Kuveyt, Bahreyn, Katar, BAE, Umman, Etiyopya, Uganda, Malavi, Mozambik, Zimbabe, Botsvana ve Güney Amerika

    Namaste

 Bir keresi, Hindistan’ın Bombay şehrinde, Courchgate tren istasyonu ve Oval Maidan arasında bir yerdeydim. Saat akşam üzeri dört civarıydı. Karnım aç, öğlen yemeğini atlamış ve cebimde bir kuruş para yoktu. Queen’s Necklace kordonu yönünde yürümeye başladım. Bir ara, duvar dibinde yatan, kadidi çıkmış evsizin ayak ucunda bir karton parçası gördüm. Leş gibi kokuyordu ama birazdan işime yarayacağı için yine de aldım. Beş dakika sonra kordondaydım. Dalga kıran duvara oturup, kartona yazmaya başladım. ‘’Namaste! Ben Ensar. Beş aydır dünya turundayım. Desteğiniz için teşekkürler!’’ Kartonu, 70 litrelik yeşil Osprey’imin esnek, file ön cebine astıktan sonra, açlığımı bastırsın diye iki gündür termosumda duran kahvenin sonunu içtim.

      Hazırım. Önümde, kuzeye kıvrılan üç buçuk kilometrelik, Queen’s Necklace kordonu ve dalga kıranında oturmuş binlerce Hintli. Bir o kadarı da yürüyor.

      Başladım. Ukulelemin tellerine sertçe vurarak bildiğim G,F,Am,D notalarını rasgele çalıp, ritim tutarak yürüyorum.  İnsanların suratlarına gülümsüyorum. Bir kaç adım sonra dalga kıranda oturmuş beni izleyen, kızlı erkekli genç grubu fark ediyorum. Ayaklarımı öne atarak sergilediğim berbat dans ile bu gruba doğru iyice yaklaşıyor, önce, karşılarında dans edip, ukulelemi çalıyorum. Bu, yirmi saniye kadar sürüyor. Sonra, sırtımı dönüp, kartonda yazan yazıyı okumaları için müsaade ediyorum. Bu da, on saniye kadar sürüyor. Şimdi tekrar yüzümü dönüp, başımla, kemerimde asılı duran şapkaya para atmalarını işaret ediyorum. Çok sempatik ve güler yüzlüyüm. Genç grup anlamsızca suratıma bakmaya başlıyor. Biraz utanıyorum. Ama pes etmek yok. Para lazım.

     Düşün! Hah! Sempatilerini kazanmak için, Hintli’lerin dans ederken yaptıkları kafa hareketini yapmaya başladım. Bu işe yaramştı. Genç grup, karşılarındaki beyaz gezginin hareketlerine kahkaha atıyordu. Sonra, içlerinden kırmızı renkte elbise giymiş, güzelcene bir kız yanıma gelerek şapkaya 10 Rupi attı. Günün ilk siftahı.

     Kordon boyu ukulele çalıp insanlardan para toplamaya başlamamın üzerinden on dakika geçti. Şapkada 30 rupi var. Dur bakalım. Olacak gibi. Hedefim 1000 Rupi. Yirminci dakika. Şapkada 40 rupi var. Motivasyonum tam. Hedefim hala 1000 Rupi. Otuzuncu dakika. Şapkada 180 Rupi. İyice havaya girdim. Ritmim harika. Hedefimi 1500 Rupiye çıkardım. Otuz beşinci dakika. Şapkada 220 Rupi. Otuz altıncı dakika. Bıyıklı yaşlı Hintli adam önümü kesti. Sağından geçmek istiyorum, yol vermiyor. Solundan geçmek istiyorum, yol vermiyor. Kızgın bir şekilde bana bakıyor. Ben ise bozuntuya vermeden güler yüzle eğlenceme devam ediyorum. Otuz yedinci dakika. Adam ukulelemi tutup müziğimi durduruyor. “Dur! Neye ihtiyacın var arkadaşım?! Lütfen söyle!” Kartonumu göstermek için arkamı dönmeye yeltendiğimde omuzlarımdan yakalayıp beni geri çeviriyor. Ardından parlayan kara gözlerini bana dikerek, bu sefer bağırarak soruyor, “Söyle bana! Neye ihtiyacın var?!”.

   Ne yapacağımı bilemiyorum. Öylece durmuş suratına bakıyorum. Adam burnundan soluyor. Bana saldırmasından korkup, kendimi hazırlıyorum. Sol eli ile boynumda asılı ukulelenin üzerindeki elimi tutup, sağ elini cebine atıyor. Cebinden çıkardığı kağıt parçasını şapkama attıktan sonra, sakin bir ses tonu ile, ‘’Tanrı seni korusun.’’ deyip hızlıca yanımdan uzaklaşıyor. Arkasından öylece bakakalıyorum. Adamın üzerindeki paçavra kıyafetler… Saniyeler sonra şaşkınlığı üzerimden atıp, şapkaya attığı kağıdı kontrol ediyorum. Bir beşyüzlük, tam tamına 500 Rupi! Bunun anlamı; en az 15 öğün yemek… 15 öğün! Namaste deli adam.

Fakink Biritiş! 

Bir keresi, Myanmar Birliği Cumhuriyeti, diğer adıyla Birmanya’dayken, binlerce yıllık volkan bacasının üzerine inşaa edilmiş Mount Popa tapınağını ziyaretimin dönüşü, bir üç yol ağzında dikilmiş, 50 kilometre ötedeki antik Bagan şehrine otostop çekiyordum. Saat akşam üstü beş civarıydı. Yorucu ve sürprizlerle dolu bir günün sonunda, biran önce otelime varıp, keyif yapmak istiyordum. Ama biraz sonra ömür boyu unutamayacağım, her hatırladığımda beni kahreden insanlık dışı bir manzara ile karşılaşacağımı nereden bilebilirdim ki?!

       Yarım saat süren otostop sonunda bir pikap durdu. Ön koltuklarda, şoförde dahil üç tane keşiş, kasada ise, yüzlerine *thanaka boyası sürmüş Burmalı köylüler vardı. Kasaya, köylülerin yanına atladım. Tam olarak altı kadın, bir adam ve küçük bir kız çocuğu. Büyük ihtimal tarla hasadından dönüyorlardı. 

     Beni güler yüzle karşıladılar. Aynı güler yüzlülükle karşılık verdim. Araç hareket etmeye başladı. Her şey şimdilik yolunda gözüküyordu.

      Bir süre, anlaşacak ortak bir dilimiz olmadığı için birbirimize gülüp durduk. Biritiş’lerin deyimiyle *awkard moment yaşıyorduk. Bunu bozmak için, vücut dilini kullanarak isimlerini öğrenmeye çalıştım. Önce işaret parmağım ile kendimi gösterip, heceleyerek adımı söylüyor, sonra karşımda oturan adamı gösterip bekliyordum. Gerçi hemen anlamışlardı. Teker teker isimlerini söylemeye başladılar. Bir tek küçük kızınkini hatırlıyorum; Hayma

       İsimlerimizi öğrenmemizin üzerinden on dakika geçtikten sonra, anı olsun, hem de hoşlarına gider diye video çekmeye başladım. Ama yanımda oturan yaşlı kadın utanıp yüzünü kapattı. Rahatsız olduğunu düşünüp ben de kamerayı kapattım. O sıra karşımda oturan adam eli ile işaret ederek sigara istedi. Yanımda paket sigara yoktu. Onun yerine, Tayland’dayken aldığım iki paket *Drum’dan kalan sonuncusu vardı. Paketi çıkartıp, ‘’Bu olur mu?’’ diye adama sordum. Başıyla onayladı. Hemen bir tane sigara sarıp adama uzattım. Çakmağı yoktu. Benimki ile yaktım. O esnada adam sol el bileğimi yakaladı. Geri çektim. Bırakmıyordu. Elimi bir o yana bir bu yana çevirip incelemeye başladı.  Saniyeler sonra daha da ileri gidip, parmaklarını ön kolumda gezdiriyordu. Tarlada çalışmaktan oluşmuş nasırlarını hissettim. Kolumu çevirip diğerlerine gösterdi. Onların da onayını aldıktan sonra bana dönüp, ten rengimi göstererek “good” dedi. Çok şaşırdım. Diğerlerine döndüm. İçlerinden genç bir kadın güler yüzle başını sallayıp ten rengimin güzelliğini ima etti. Çok utandım. Adam elimi bıraktığında, utancımdan elimi nereye koyacağımı bilemedim.

   Yolculuğun yirminci dakikası, hala daha bana yaşattıkları “Çok güzel beyaz derin var.” şokunun etkisindeydim. Ama sonra daha da kötüsü oldu; 

    Kasanın kapağına yaslanmış, ardımızda kalan manzarayı izleyerek içimden, bu coğrafyaya gelip, klasları ile sömürdükleri için Biritiş’lere sövüyordum. Bir anda yola paralar saçılmaya başladı. Ne olduğunu anlamak için önüme döndüğümde, paraların ön koltukta oturan keşişler tarafından atıldığını gördüm. Tekrar arkamı döndüğümde, yol kenarına dizilmiş kadın, çocuk, yaşlı, engelli Burmalı köylülerin etrafta uçuşan paraları, birbirlerini ite kaka kapmaya çalıştıklarını manzarayla karşılaştım. İlk hissettiğim korku olmuştu. Ama sanki sonra zihnim ne hissetmesi gerektiğine karar veremiyordu. Donup kaldım. Taa ki, birkaç kilometre sonra, elinde bebeği ile bir annenin, kuruş dahi değeri olmayan on, yirmi kayt’lık kağıt paralar için, tek ayağı olmayan yaşlı bir adamla olan mücadelesini görene kadar. Kahrolmuştum. Sanki birisi ciğerime bıçağı saplamış, ben bu insanlık dışı görüntüyü izledikçe çeviriyordu…

Daha Fazla Göster

Bir cevap yazın

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu