Yazarlarımız

Ömrümüzün en uzun 45 saniyesi

Ölüm en tatsız konu hiç şüphesiz. Ne zaman gelse erken… Bir kahve sohbetinde görmüş geçirmiş bir amca “Hepimiz ölecek yaştayız evladım” demişti. Ne demek istediğini o zamanlarda anlayamamıştım. Bence insanlar doğar, büyür, yaşlanır ve ölürdü. 

17 Ağustos günü enkazın altından bebeğini çıkaran babayı gördüğümde anladım ki gerçekten hepimiz ölecek yaştayız.

Hiç şüphesiz ki kader diye bir şey var. O bebeğin yaşadığı kader mesela. Ne iradesi var ne de müdahil olacak yetisi. 

Ama o evi yapan kişiler için aynı şeyi söylemek mümkün mü?

17 Ağustos gecesine kadar sürekli depremde “Kapı eşiğinde durun” denilmesini eleştiren biriydim. “Ne yani bina yıkılınca kapı eşikleri yıkılmıyor mu diye düşünürdüm hep. 

Deprem beni uykudan uyandığında ev halkına bağırıyordum sadece, “Masaların altına girin, kapı eşiklerinde durun” diye.

Evden en son çıkan bendim. Herkesin evden çıktığından emin olduktan sonra çıktım. Çünkü sevenlerin sevdiklerin olmadıktan sonra canının sağlığı çok kıymetli değil bence…

Halamın evinde misafirlikteydim. Gecenin bir yarısı köydeki annemlerin yanına varmaya çalıştım. 10 kilometrelik yolu gece yürüme gittim. Eve yaklaştığımda artık ayaklarımda derman kalmamıştı. Son gücümle eve doğru bağırdım. Kardeşim aynı heyecanla “Abi bizde bir şey yok” dedi. Yere yığıldım. Gözümden yaşlar akarak. Dakikalar sonra kendime geldim. Köydeki evlerde bir şey yoktu. 

Radyo dışında haber alacak bir şey yoktu. Radyoların da aslında haber verecek kadar bilgisi yoktu. Duyumlar aktarılıyordu sadece.

Gün aydınlanmaya başladığında Adapazarı’na gittik. Bildiğimiz hiçbir caddeden çıkamıyorduk. Binalar yollara devrilmişti. İçinde insan kalıp kalmadığını bile bilmiyorduk. 

Her yığıntının başında insanlar avazı çıktığı kadar bağırıyordu: Sesimi duyan var mı!

Her köşe başında göz yaşı dökenler, çığlık atanlar…

Hemen köye dönüp traktörlerin tankerlerini su doldurduk ve taşımaya başladık. Arkadaşlardan topladığımız paralarla mazot aldık. Elimizden bu geliyordu. Bunu yaptık.

Elektrik geldiğinde televizyondan izlediğimiz manzara çok daha acı vericiydi. Kaç kişinin hayatını kaybettiği, kaç kişinin halen enkaz altında kaldığı belli değildi. Dürüst olmak gerekirse halen de tam sayı tespit edilebilmiş değil. 

Ama insanoğlu işte. Her şeyi çabuk unutuyor. 

Tarih tekerrürden ibaret oluyor bazen, ibret alınmadığı için.

Daha enkaz altında insanlar varken binalardan demir toplamaya gelenler vardı. Enkaza dönüşen yapıları kazıp değerli eşyaları yağmalamaya çalışanları gördü bu gözler.

Sanki birkaç gün önce ölümü, ölenleri görmemiş gibi dünya hırsı ile aç gözlülükle saldıranları…

İlkelleşenleri. Kendini kaybedenleri…

Deprem sonrasında ayakta kalan sakat binalarına sağlam raporu almaya çalışanlara tanık olduk. “Bu bina sağlam aslında” diye kendini kandıranları…

Halen ev alırken manzarasına, şehre yakınlığına bakıyoruz. Halen evlerin asıl fiyatını konumları, metrekareleri, manzaraları belirliyor. 

Siz hiç ev alırken zemin etüdünü, kullanılan betonunu, temeli, statiği soran müşteri gördünüz mü?

Sakarya’da ortalama her 30 yılda bir büyük deprem oluyor. 1999 Depremi’nin üstünden 21 yıl geçti. Tarihsel gerçeklere göre en iyi ihtimalle önümüzde 9 yıl var. 

Biz halen 1999 Depremi’ni yaşamış yorgun binalarda oturuyoruz. Kentsel dönüşümü konuşuyoruz. 

Oturduğumuz evin maddi değerini kaybetmemesi için gayret ediyoruz.

Binaların statiğini düşünmeden “İki metre çıkma yapsak toplamda şu kadar metrekare yer kazanırız” diye hesaplar yapıyoruz.

Bugün o evleri yapanların, satanların depremden hemen sonra demir topladığını iddia ederek evleri yağmalayanlardan ne farkı var?

Mühendisler Odası bas bas bağırıyor. 

Tarihsel gerçekler en iyi ihtimalle önümüzde 9 yıl kaldığını söylüyor.

Biz halen ev alırken kredi imkanlarına bakıyoruz.

Kadere iman etmek lazım. Ama her şeyi kadere bağlamak ne kadar sağlıklı?

Deprem öngörülebilen bir şey değil. Ancak bilimsel olarak depremin etkilerini azaltmak insanların elinde. 

1999 Depremi sonrasında herkesin evinde en azından deprem çantası hazırlanmıştı. 1999’da yeni bir büyük depremin olmasına istatistiksel olarak çok uzun bir zaman vardı. O zaman tedbirli olan insanlar önündeki süre kısalmasına rağmen çok daha az önlem alıyor.

Depreme 30 yıl gibi bir süre varken önlem alan vatandaş depreme 9 yıl gibi bir süre kalmışken işin ucunu koyuvermiş durumda.

Bugün evinde deprem çantası hazır olan kaç kişi tanıyorsunuz?

Kaç kişi deprem çantasına neler konulması gerektiğini biliyor.

Kaç kişi eşyalarını duvara sabitlemiş durumda?

“Bu gidişat hayra alamet” diyorsanız, sizi uyaran bu yazının aslında bir felaket tellallığı olduğunu düşünüyorsanız ya da bu yazıyı okumaktan sıkıldıysanız diyecek sözüm yok.

Münir Ali Kara

Ama kendi canınızı, sevdiklerinizin canını düşünüyorsanız lütfen silkinin ve kendinize gelin…

Daha Fazla Göster

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu