Kültür Sanat

Farklı bir zengin kız fakir oğlan hikâyesi

Ben hikâye yazarı değilim. Bir hikâye denemesi bu. Herkesin bildiği ve yazdığı hikâye türünden farklı olsun istedim. Herkesin defalarca konu ettiği zengin kız fakir oğlan çatışmasından beslendim. Ben, köy çocuğu olduğum için köy çocuğu kazanacak.

Benim ilk hikâye denemem olduğu için önemsediğim bir öykü.

Sonu başından belli bir hikâyenin, farklı anlatılışına hazırsanız buyurun.

Fakir çocuk kafası çalışan, köyde yetişmiş, hayal gücü imkânlarının üstünde bir yapıdaydı. Üniversiteyi kazanmıştı. Güçlükle denkleştirdiği parasını, yıllardır giydiği kıyafetlerini ve elbette umutlarını koymuştu bavuluna. Kayda gittiği gün karşılaştı Dilara ile. Dilara, küçüklüğünden bu yana özel okullarda okumuş, el bebek gül bebek büyütülmüş, zengin ailenin tek kızıydı.

Aynı fakültede aynı sınıfta okuyacaklardı Mehmet ile. Aynı sınıfta okuyacaklardı ama aralarında sınıf farkı olacaktı. Okul başladığında Mehmet kendi gibilerle, Dilara da kendi gibilerle birer ortam oluşturdu. Mehmet’in Dilara ile arasında hiçbir diyalog olmuyordu. Mehmet, not tutuyor derste başarılı oluyordu ama Dilara ortamlara akıyor ve popülerliğin zirvesinde geziyordu.

Bir sabah okulda bir haber yayıldı. Dilara hastaneye kaldırılmıştı. Böbreklerinin iflas ettiği ve acilen böbrek nakli yapılması gerektiği konuşuluyordu. Dilara’nın arkadaşları bir kampanya başlattı ve herkesten duyarlı olması istendi. Mehmet de bu kampanyaya destek verdi elbette. Sınıftaki hatta okuldaki tüm öğrenciler duyarlı davrandı. Hikâye gereği elbette sadece Mehmet’in böbreği tam uyum sağladı. Üstelik Mehmet köyde hep doğal ürünlerle beslendiği için organları çok sağlamdı ve tek böbreğini vermesi durumunda hayatında olumsuz hiçbir şey olmayacaktı. Hem bu şekilde belki de Dilara ile yakınlaşma imkânı bulabilecekti.

Mehmet, Dilara’yı hastanede ziyaret etti. Dilara ukala üslubu ile “Çok şanslısın. Babam beni çok sever. Seni paraya boğacaktır” dedi. Mehmet’in tüm umutları yıkılmıştı. Hastaneden çıktı. Sevdiği kız, böbreğini resmen satın almaya çalışmıştı. Kendini çok üzgün hissediyordu. Bir sonraki gün yeniden hastaneye gitti ve Dilara’ya böbreğini vermeyeceğini söyledi. Dilara her zamanki umursamazlığı ile “Vermezsen verme. Babam beni iyileştirmenin bir yolunu bulur” dedi.

Eskiden aralarında uçurum vardı. Şimdi artık araları da kalmamıştı.

Bir süre sonra Dilara’ya uygun böbrek bulundu. Eski sağlığına ve neşesine kavuşan Dilara artık Mehmet ile hiç temas etmiyordu.

Okulun son yılına, son yılın son sınavına kadar bu şekilde devam ettiler. Mehmet, uzaktan Dilara’yı izleyerek geçirdi bütün okul dönemini.

Son sınavın olacağı gün Dilara sabaha kadar eğlenmiş ve sabah sınava dakikalar kala uyanmıştı.

Mehmet ise sabaha kadar ders çalışmıştı. İkisi de geç kaldılar. Sınav gözetmeni ikisini de sınav salonuna aldı. Mecburen yan yana oturmuşlardı. Mehmet’in kalbi yerinden çıkacak gibiydi. Dilara ise sorulara sadece bakabiliyordu. Sonra usulca Mehmet’e yaklaşıp, “Çalıştıysan kopya versene” dedi. Mehmet’in yüzünde öyle bir gülümseme oluştu ki az önce uykudan kapanan gözleri fal taşı gibi açıldı. Dilara konuşmasını sürdürdü ne yazık ki, “Parasını öderim. Merak etme” dedi. Mehmet’in az önce gül bahçesini andıran yüzü bir anda solmuştu. Sadece kafasını iki yana salladı. Konuşamadı bile. Vermedi kopyayı.

Sınav sonunda ikisi de enteresan bir şekilde geçer notu almıştı.

İkisi de mezun olmuştu artık.

Haliyle iş başvuruları başlamıştı. Büyük kurumlara başvurularda bulunuyorlardı. Tesadüf bu ya Mehmet ile Dilara aynı işyerine başvuruda bulunmuşlardı. Yazılı sınav öncesinde göz göze geldiler. Ve sınavda önlü arkalı denk geldiler. Dilara, sınav başlamak üzereyken arkasına dönüp Mehmet’e “Bana kopya ver. Okuldayken çalışkandın. Şimdi de bilirsin ne soracaklarını. Belki iş arkadaşı oluruz” dedi. Mehmet’in yüzünde, bir yıl önceki sınavdaki ile aynı gülümseme olmuştu. Dilara ile iş arkadaşı olabilirdi. Kalbi yerinden çıkacaktı. Ama Dilara aynı bir önceki sınavda olduğu tavırla, “Merak etme. Karşılığını fazlasıyla alırsın” deyip göz kırptı. Mehmet, bir kez daha yıkım yaşıyordu. “Hayır” dedi. Kopya vermedi.

Ama enteresanlık bu ya Dilara işe girdi. Mehmet ise mülakata davet edilenler arasında yer almadı. Dilara mülakatı geçti. Bu sırada ailesinin işleri bozulmaya başladı. Ama Dilara şirkette hızla yükseldi. Ve şirketin insan kaynakları müdiresi oldu.

İş başvuruları ile ilgileniyor, insanların ve şirketin geleceği ile ilgili kararlar veriyordu. Nadiren mülakatlara giriyordu.

Bir gün iş başvurularında yazılı sınavı kazananların isimlerine bakıyordu. Birden “Mehmet Eroğlu” ismini gördü. Bu bizim köy çocuğu Mehmet’ti. Mehmet’in mülakatına girmek ve yılların intikamını almak artık mümkün olacaktı.

Ertesi gün için Mehmet’in mülakata çağrılması talimatını verdi. Mülakatı bizzat kendisi yapacaktı. Sabah erkenden kalktı. İntikam hırsı ile geçirmişti bütün geceyi. En sert soruları soracaktı ve kesinlikle yılların intikamını alacaktı.

Sabah en güzel kıyafetini giydi. Saçlarını özenle taradı. Kusursuz bir makyaj yaptı. Kahvesini aldı ve mülakat saatini bekledi.

“Bir dakika geç kalsın bak neler yapacağım” diye geçiriyordu içinden.

Mehmet tam saatinde hazırdı. Üstelik de kıyafetinde hiçbir kusur bulamadı. Oysa köy çocuğunun daha dağınık gelmesini bekliyordu.

Hiç tanımıyormuşçasına başladı mülakatına. Mehmet’in oturmasına bile müsaade etmedi.

Soruları soruyor ve aslında cevaplarla ilgilenmiyordu. Sıklıkla Mehmet’in sözünü kesiyor ve öfkesini yansıtıyordu.

Mehmet ise ciddiyetinden ödün vermiyor ve işi hak ettiğini açıkça ortaya koyuyordu. Dilara, bu duruma daha da sinirleniyordu.

Mülakat Dilara’nın istediği gibi geçmemiş ve öfkesi dinmemişti. Mülakatı kesti ve birden Mehmet’e dönüp, “Ben hatırladın mı? Hani hastaydım. Ölümle burun burunaydım. Sadece senin böbreğin uymuştu bana. Parasını da ödeyerek senden böbreğini istedim. Vermedin. Ama Allah büyük. Bana uygun böbrek bulundu. Eskisinden bile daha sağlıklıyım. Başka bir defasında okulun son sınavındaydık. Senden parası karşılığında kopya istedim. Vermedin. Ama Allah büyük işte. İkimiz de geçtik. Verseydin en azından üç beş kuruş para kazanmış olacaktın. Son olarak buraya iş başvurusu yaptığımız gün karşılaştık. Senden parası karşılığında yine kopya istedim. Vermedin. Ama ne oldu? Ben işe girdim sen mülakata bile çağrılmadın. Şimdi geldiğimiz noktaya bak. Ben bu şirkette insan kaynaklarından sorumluyum. Allah, öyle büyük ki seni benim karşıma çıkardı ve tüm bunları yüzüne söyleme imkânı buldum. Şimdi sen olsan senin gibi birini işe alır mısın?” dedi. Tüm kinini dökmüş ve kendisini zafer kazanmış bir komutan gibi hissediyordu Dilara. Yaslandı arkasına kahvesinden bir yudum aldı.

Mehmet, mülakatı kaybetmiş olmanın rahatlığı ile izin alma gereği duymadan yandaki koltuğa oturdu.

Derin bir nefes aldı. Yutkundu. Sonra başladı konuşmaya:

Sana böbreğimi vermek için hastaneye gelmiştim. Aslında sadece “geçmiş olsun” diyecektim. Ama sen benim böbreğimi satın almaya kalktığın için, bana para vermeye çalıştığın için reddettim. Ama sana böbreği kimin verdiğini hiçbir zaman bilmedin. Çünkü ben bilmeni istemedim.

Son sınavda para önerdiğin için sana kopya vermedim. Sınav çıkışında hocanın odasına girip kâğıdını düzeltirken az kalsın yakalanıyordum. Dikkat etseydin aslında senle benim aynı puanı aldığımızı görecektin.

Buraya iş başvurusu yaptığımız gün öyle dalgındın ki kâğıdına ismini yazmamıştın. Para önermeseydin belki de şu an iş arkadaşı olacaktık, gerçekten. Kendi kâğıdıma senin adını yazdım. Dolayısıyla benim işe girememem benim için sürpriz değildi.

Bugüne geldiğimizde ise… Biraz para biriktirdim bunca yıl. Bu şirketi satın aldım. Her birimle mülakat yapıyorum. Şimdi siz söyleyin Dilara Hanım! Siz patron olsaydınız sizin gibi bir insan kaynakları müdiresi ister miydiniz?

Daha Fazla Göster

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu