Yazarlarımız

DOĞA VE SANAT

Sakarya ilinin güzel ilçesi Sapanca’daysanız, sanat dallarından herhangi biri ile ilgileniyorsanız, hele bir de bahar ayının başlangıcındaysanız, siz cennettesiniz, cennet sizdedir. İşte ben o cennette bir gün, şansımın farkında olarak, başka hiçbir mevsimde görülemeyecek, muhteşem renk ve kokuların peşine takılmıştım. Gördüğüm her güzelliği ille de başkalarıyla paylaşma isteği ile dopdoluydum. Fotoğraf makinem ile birbirimize alışmaya çalışıyorduk. Henüz sanatın bu dalında çok yeniydim. Bu yüzden, bir yandan bol bol pratik yaparak makinemin özelliklerini keşfetmeye, bir yandan da baharın tadını çıkarmaya çabalıyordum. Özellikle yakın çekim çalıştığım objelerin ayrıntılarındaki güzelliklerden tam anlamıyla büyüleniyordum.

Yaşadığım sitede güllerin neredeyse her rengi vardı. Farklı tür ve renkte çiçekler, kuşlar, tüm güzelliklerini adeta yarışırcasına cömertçe sergileyen ağaçlar… Güzelim gölle taçlanan doğa beni her gün tekrar tekrar büyülüyordu.

Arılar; kokular ve renklerden delirmişçesine, çiçeklerin üzerinde dans ediyorlardı. Hele o kelebekler; doğanın tüm renk ve desenlerini kanatlarında taşıyan mucizevi varlıklardı. Fotoğraf makinemi, olabildiğince yakın çekime ayarlayarak, doğanın çıplak gözle göremediğimiz muhteşem ayrıntılarını çekmeye çalışıyordum.

Doğa ile aramızda birbirimizi anlayabildiğimiz özel bir dil vardı. Bu dili kullanarak, bu enerjinin bir parçası oluyor ve fotoğraflarımı çekerken doğadaki her şeyle birlikte akabiliyordum.

Kelebeklerin, arıların, ağaç kabuklarının, çiçeklerin ne olağanüstü bir güzellik ve zeka ile yaratıldıklarını hayranlıkla görüyor ve bunu diğer insanlarla paylaşmak istiyordum. Bu yüzden bazen kocaman arılara, tehlikeli mesafelerde yaklaşıyor, kanatlarında bulunan, tılsımlı renk ve desenleri fotoğraflamaya çalışıyor ama onların dansına saygısızlık edecek kadar da akışlarını bozmuyordum.

Aldığımız fotoğrafçılık eğitiminde, fotoğrafını çekeceğimiz kişiden mutlaka izin almamız gerektiği söylenmişti. Ya sözlü ya da gözlerinizle bu onayı almalıydınız. Ben de fotoğrafını çektiğim doğadan, evrenin ortak dilini kullanarak izin alıyordum. Doğa ile aramızda birbirimizi anlayabildiğimiz özel bir dil vardı. Bu dili kullanarak, bu enerjinin bir parçası oluyor ve fotoğraflarımı çekerken doğadaki her şeyle birlikte akabiliyordum.

Bir ara gölde yüzmelerine ara veren kaz ve ördekler kıyıya çıkmışlardı. Onlara doğru yönelttiğim fotoğraf makinem o derece yakına ayarlıydı ki, fotoğraflamaya çalıştığım bir kazın, üzerime doğru geldiği yanılgısına kapılıp, panikle uzaklaşmaya çalışmıştım. İşte bu, akıştan kopulan anlardan biriydi. Sonra kendi halime gülerek, yeniden çekime devam etmiş; çiçekten böceğe, böcekten ağaca, ağaçtan buluta yolculuk etmiş, zamanı, mekanı tümüyle unutmuş, fotoğrafını çektiğim her şey ben olmuştum. Yapmış olduğum yakın çekimler, o gün ve sonrasında beni düşündürmeye devam etti. Çünkü Sanat ile ilgilenmek, farkındalığımı arttırıyor, her konuda uzun uzun düşünmeme neden oluyordu. Sanat Yaradan’dan uzaklaştırmıyor tam tersine O’na yaklaştırıyordu.

Sanatsal üretim sayesinde doğanın tüm ayrıntılarının daha fazla farkına varıyor, asıl büyük sanatçının Yaradan olduğunu ve bizlere sanat yaptırarak, bunun daha fazla farkına varmamızı sağladığını görüyorduk. Sanatçı, “bir sanat eseri yarattım” dediğinde, toplum tarafından yanlış anlaşılabiliyordu. Aslında sanatçı; oluşturduğu eserlerle, doğada var olan güzellikleri, zekayı yeniden ve yeniden onaylıyor ve yansıtıyordu. Bunu bazen bir fotoğrafla, bazen yağlıboya veya başka bir malzeme ile yaptığı bir resimle, bazen notalarla, dansla, öykü ya da şiirle topluma anlatıyordu.

Doğa bizim parçamızdı, biz de doğanın parçasıydık. Sanat adına üreten kişi topluma, doğanın korunması gerektiğini, doğanın akışına zarar verirsek bizler için dünyada yaratılan cennete, dolayısıyla kendimize zarar vereceğimizi anlatmaya çabalıyordu. Doğanın bir zekası ve matematiği vardı. Çekilen her fotoğrafta, yapılan her resimde, müzikte, şiirde… Bu zeka ve matematik sanatçı tarafından yansıtılıyordu. Sanatçı oluşturduğu eserlerde diyordu ki; durun ve şu güzelliğe bir bakın.

Gelin hep birlikte bu güzelliğe çıldıralım. Onu yok etmeyelim. Sevelim, koruyalım… Hep birlikte tadına varalım. Onu yok etmek, kendimizi yok etmektir. Çünkü hepimiz biriz ve onun parçasıyız.

LARA ŞARKILARI

Aman!

Aydınlık düşlerimin boyası ıslak, değme

Bir deniz kızıyım şimdi;

Dudağında özgür bir gülümsemeyle…

Mavisindeyim denizin, çiçeğin pembesinde

Yeşil, sarı, kırmızı, uçuşan yelkenlerde…

Çıldırıyorum güzelliğine Dünya’nın, çıldırıyorum

Çekme, sığmaz fotoğraf karelerine…

Bir deniz kızıyım şimdi;

Turuncu ışıklarda, kavuşan derinlere

Deniz ıslatır saçlarımı, rüzgar kurutur

Ay ışığı giyerim, yıldız düşer tenime…

Gelmeni çok isterim bile;

Seni senken sevemem, özledim, sakın gelme.

Belgin Özkoç Sanatçı

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu