Kültür Sanat

Ay’ın, Güneş’in, Rüzgâr’ın ve Toprağın bendeki adımları

Merhaba,

Size hayallerinden vazgeçmeyen küçük bir kızın hikâyesini anlatacağım; Belgin Özkoç’un öyküsünü.

Yetişkin olduğunda dönüp, çocukluğunun kocaman gözlerinden içeriye bakan ve kendini anlayan Belgin’in öyküsüdür bu.

 Öyküye başlamadan önce biraz yetişkinlerden söz edelim

            Yetişkinler, sorumluluklarını aldıkları çocuklara dikkatli gözlerle bakabilirlerse eğer, daha derini, çocuklarının ruhlarını görebilirler ve onların hayata geliş amaçlarını anlayabilirler. Ne yazık ki bazen içinde bulundukları şartlar nedeniyle bunu yapamazlar. İşte o zaman iş size düşer. İlk fırsatta kendinize dönüp bakmanız ve yaratılış amacınızı bulmanız gerekir.

Ben de yaratılış amacını kendi bulmak zorunda kalan biriydim.

            Çocukluğumun geçtiği ev, rüzgârın bütün gün şarkı söylediği, harika doğaya sahip bir tepenin üzerine kurulmuştu. Büyük amcamın (biz ona “hacı amca” derdik) kendi elleri ile yaptığı bu iki katlı, Taraklı tarzı ahşap evin üst kattaki balkonunda Güneş, bizim evin ikizi olan kendi evinin balkonunda Ay amblemi oyulmuştu. Güneş’in koruması altındaki evimizi ve çocukluğumun geçtiği bu güzel tepeyi sevmemin öyle çok sebebi vardı ki; her zaman benimle konuşan ve en iyi arkadaşım olan Rüzgâr, odamdaki pençelerin üst kısmındaki, altı ayrı renk, kara vitraylardan sabah Güneş’i ile içeri dolan renkli ve büyü ışıklar, geceleri babamla oturup Ay’ın içindeki “O Güzel Kız”ın yüzünü seyrettiğimiz (Babam, “o kız sendin” derdi) Taşlık, tepede ilkbaharı müjdelercesine açan “Gelin Çiçekleri” ama en çok da arka bahçedeki kestane ağaçları ve altındaki kızıl toprak…  O toprak ki; küçük ellerime hayallerimi katarak yaptığım heykellerin ham maddesi idi. Daha altı yaşındayken saatlerce o toprakla zaman geçirdim. Yaptığım heykelleri kimse bilmezdi, onları saklardım. Evin kocaman bahçesi ve eşi benzeri olmayan o güzelim doğadaki her şey benim için mucizevi güzellikteydi. Çiçekleri, yaprakları, ağaçları, taşları… tek tek inceler, ruhumu sürekli doğanın renkleri ve enerjisiyle yıkardım. Kollarımı başımın atına yastık yapıp, tepeye sırt üzeri uzanır ve dakikalarca büyük yaratıcının gök yüzüne çizdiği ve boyadığı tabloları seyreder hayran kalırdım. Gökkuşağı, yağmur, kar… benim için hep olağan üstü güzellikteydi. Sürekli bir merak ve hayranlık içindeydim. Gördüğüm her güzelliği tüm benliğimle içerdim.   

            Tepede yaşayan akraba çocuklarını evin merdiven basamaklarına toplar.,. sonra karşılarına geçip, elime aldığım bir bardağı mikrofon gibi kullanarak, sözlerini uydurduğum kendi şarkılarımı söylerdim onlara. Bazıları kanto idi. Halen hatırlıyor ve gülümsüyorum. Elime aldığım bir çubukla, toprağa resimler çizerdim. Doğa, tuvallerimi de esin kaynaklarımı da sanat için gerekli malzemelerimi de cömertçe sunuyordu bana.

            Ortaokul çağlarına geldiğimde, seçmeli ders olan resim ile müzik arasında kararsız kalıp, son ana kadar düşündüğümü hatırlıyorum. Sonunda resim galip gelmişti. Fakat sonrasında aralık kapıdan sızan piyano sesi eşliğinde müzik dersini seçen arkadaşlarımın şarkılarını dinlerken içimin acıdığını hatırlıyorum. Eğer müziği seçseydim aynı ağrıyı bu kez resim için hissedecektim, bu kesin. Resim hocam eskiz defterimi açmış ve şaşkınlıkla sormuştu: “Bu balerini hayalinden mi çizdin, bunların hepsini sen mi yaptın?” “Evet” demiştim utanarak. Sanatla dolu olarak ürettiklerimi kimse görsün istemezdim, o zamanlar. Aslında hiçbir konuda övülmekten hoşlanmazdım. Bu benim utanmama neden olurdu.

            Liseyi bitirip, üniversite sınavını kazandığım yıl babamı kaybettim. Güzel sanatlara gidecek, İstanbul’da okuyacak hayallerime kavuşacaktım. Tam o tarihte babamı kaybetmem hayatımın bütün akışını değiştirdi. Annem henüz 36 yaşında idi ve hayatı tek başına göğüsleyemezdi. Çünkü evde bakılmaya muhtaç bir dede, askerde bir oğul, 3. Sınıfa giden bir kız çocuğu vardı benden başka. Sına sonuçlarımı beklerken bir yandan da adliye sınavlarına girmiş ve kazanmıştım. Orada da henüz bir aylık memurdum. Üniversite sınavını kazandığımda bırakacaktım memurluğu. Fakat babamın ölümüyle oluşan yeni durumda aileme kıyamadım. Maddi ve manevi bana ihtiyaçları vardı. Hayallerimin ve sorumluluklarımın arasında kalmıştım. Ailemi seçtim. Hayallerimi ise ilk fırsatta dönmek üzere rafa kaldırdım. Adliye de tıpkı bir okul gibiydi. Orada çalışırken yüzlerce insanın hayatını görme, inceleme ve ders alma şansını yakaladım. Bu nedenle adliyeye minnettarım. Yaşadığım tüm zorluklar sanatçı ruhumu daha da besledi. Eğer Güzel Sanatlar Fakültesi’ne gitseydim akademik eğitim alacaktım ama bu kadar çok insanı, bu kadar çok yaşamı görmeyecek, hayatı bu kadar iyi anlamayacak, insanların ruhlarına değebilecek sanatsal üretimler yapamayacaktım. Çalıştığım yıllar boyunca hayallerimden vazgeçmek yerine, kolları sıvadım. Dışarıdan İktisat Fakültesi’ni bitirdim. Ehliyet aldım. İngilizce, yüzme ve bilgisayar kurslarına gittim. Tabi asıl önemlisi resim ve fotoğraf eğitimi aldım. Ders aldığım hocaların ünlü ya da ünsüz olması benim için önemli değildi. Öğrettikleri her şey eşsizdi. Ünlü ya da ünsüz her biri benim için çok ama çok değerliydi. Ürettim, ürettim… Zaman içinde yaptığım resimler, çektiğim fotoğraflar ve yazdığım şiirler birikti.

            Adliye’de çalışırken daktilo yazan ellerime bakar; “bu ellerin burada ne işi var tanrım? Bu eller resim yapmalıydı” diye düşünürdüm. Kimsenin duymadığı bir sesle içimden çığlıklar atardım. Öyle berbat bir acıydı ki bu; ellerim daktiloda bir yığın hukuksal terim yazıyordu ama zihnim sürekli resim yapıyordu görülmeyen tuvallere. Düşünün; sürekli ilham geliyor ama bunu tuvallere aktaracak zamanınız yok. Sanatçı ruhlu biri için en büyük işkence. Deli gibi susayıp da su içmemek gibi bir şeydi bu benim için. Sadece ders aldığım saatlerde ve fırsat buldukça resim yapmak bana yetmiyordu. Çalışmak ve aile ile ilgili sorumluluklarımı yerine getirmek çok zamanımı alıyordu. Ailemi çok seviyordum ama resim yapmayı da çok seviyordum. O yıllarda hala tıpkı çocukluk günlerimde olduğu gibi çok misafirlerimiz vardı. Bir yandan da onlarla zaman geçirmem gerekiyordu. Oysa ben resim yapabilmek için yanıp tutuşuyordum. Resim benim için bir aşktı.

            Bu şekilde yirmi iki yıl, altı ay çalıştım. Her fırsatta resim yapmaya da devam ettim. Çalışmaya on yedi yaşında başlamış, otuz dokuz yaşında emekli olmuştum. Artık bir evim ve içinde yıllardır biriktirdiğim kalemlerim, boyalarım, tuvallerim, kitap ve defterlerim, üretmeye gerekli her türlü araç gereçlerim ve en önemlisi yıllardır yitirmediğim umudum, sanat sevgim vardı. Yılların birikimi en sonunda öyle bir patladı ki; art arda resimler yapmaya, fotoğraflar çekmeye başladım, şiirler yazdım. İçimin renklerini nihayet insanlarla paylaşmaya başlamıştım. Ürettiklerimde hüzün vardı, umut vardı ama en çok vazgeçmeyiş vardı. Yaşamın içimde biriktirdiği yoğun enerji tuvallerimdeydi. Yaydığı enerji o yüzden çok güçlüydü. Bu nedenle insanlar resimlerimi seviyor ve satın alıyorlardı. Kişisel ve karma sergiler açtım, fotoğraf yarışmalarına katılı ödüller aldım. Bu çok güzel bir duygu idi ama asıl ödül sanatsal üretimden aldığım hazdı. Kana kana su içmekti benim için. On yedi yıl boyunca yazmış olduğum şiirlerimi de “Gel Kıyalım Şiirlere” adlı bir şiir kitabımda paylaştım. Bu da müthiş güzel bir duyguydu benim için.

            İlerleyen yıllarda Güzel Sanatlar Fakültesi’ne gidebilirdim. Ama yıllardır ilmek ilmek dokuduğum Belgin’i kaybetmek olurdu bu. O yüzden zamanımı üretmeye ayırmaya karar verdim. Zaten evimde kendime bir Güzel Sanatlar Fakültesi kurmuştum. Bana özeldi. Çok yönlü bir eğitim alıyordum. Evimdeki atölye ortamında resim yapabiliyor, resimden yorulduğumda fotoğraf çekiyor ya da şiir yazıyordum. Bu üç sanat dalı birbirini, özetle de beni besliyordu. Okuyor, öğreniyor, üretiyor ve sevmeye devam ediyordum. Kimi mi? Sevilmeyi hak eden herkesi ve her şeyi ailemi, arkadaşlarımı, doğayı, sevilmeyi, resim yapmayı, gülmeyi, fotoğraf çekmeyi, dans etmeyi, küçük bir çocukla oynamayı, umudu, yaşamayı, vazgeçmemeyi, HAYALLERİMDEN VAZGEÇMEMEYİ seviyordum. Çok seviyordum. Hala da çok seviyorum.

Bu günlerde mi ne yapıyorum;

Masal yazıyorum, evet yanlış duymadınız; masal yazıyorum. Karakterleri kendim resimliyorum. Öyle güzel bir duygu ki! Yazdıklarım beni çok eğlendiriyor. Yarattığım karakterler de öyle. Şimdiden masallarımı okuyan ve dinleyen çocukların masum yüzlerinde ki mimikleri görebiliyor, onları gülümsetebilmek, düşündürebilmek ihtimali ile mutlu oluyorum             Bir gün aranızdan ayrılırsam dahi ruhlarınıza dokunabilmenin hazzını yaşıyorum. Son nefesime kadar değil, sonsuza kadar söyleyecek sözüm var. Benden kurtulmanız mümkün değil

Daha Fazla Göster

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu